30/5/2008

Her defasında da yıkılacağını bile bile, ellerinle kurduğun ve belki ayaklar tarafından yıkılacak ama illaki dalgalara inat! kumdan kalelerin olsun.
Girince sadece serinlemeyeceğin ama dertlerini de alıp götürecek maviliklerin olsun.
Karanlık gecelerde geçmişin hesabını, köpüklü dalgalar gibi kumsala serebilebildiğin kıyıların olsun.
Derinliklerdeki balıklar gibi oynaşan hayallerin olsun, oltan olsun bazılarını yakalayabilesin.
Sandalın olsun ay ışığında yalnız kalabilesin ve birde küreğin, dönüp hayallerini yaşayabilesin diye.
Yelkenin olsun kaçabilesin ve illa uzakta bir fener.
Sen de giderken bırakabileceklerini iste.
Yorum (3)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
29/4/2008

Annelik, daha bebeğinizin rahminize düştüğü andan itibaren başlıyor. Ve işte o andan itibaren de normalde “anormal” olan, ama anne olduğunuz andan itibaren normalleşen olaylar dizisi de başlıyor...
Yazdıklarımı gözünüzde canlandırarak okumanızı rica ederim...
· Yolda yürüyorsunuz, ya da bir mağazadasınız, ya da kalabalık bir ortamdasınız. Bir anda yanınızdaki ,arkanızdaki bir kadın yüzünde kocaman bir gülümsemeyle ve sevgi dolu bir ifadeyle “ayyy canıımmm” diyerek karnınızı sevmeye başlıyor ve bir yandan da sizi soru yağmuruna tutuyor. Normalde, “napıyorsunuz hanfendi?!?” denecek bu durum, anne olunca yani annelik sürecinin başında hamileyken anormalleşerek şöyle gelişiyor. Siz de gülümseyerek bebeğinizin kaç aylık olduğundan,cinsiyetine, son kontrolünüzdeki ağırlığından ismine kadar tüm secereyi, anlatıyorsunuz, bi nerde ne zaman yaptığınızı anlatmadığınız kalıyor.
( Aklıma ilaç firmasıda çalıştığım yıllarda en yakın arkadaşımın başına gelen bir olay geldi. Benim sevgili arkadaşım, yeni ziyarete gitmeye başladığı bir sağlık ocağına ikinci-üçüncü ziyaretinde iki doktorun diğer bayan doktor hakkındaki konuşmalarına şahit oluyor: “Mukaddes de sabahtan beri çikolatalı pasta aşeriyor”. Bizimki durur mu, hemen en yakın pastaneye gidip, çikolatalı bir pasta alıyor. Keyifle geri dönüp Mukkaddes hanımın çalıştığı odaya giriyor. “Çikolatalı pasta aşerdiğinizi duydum, buyrun” diyerek, büyük bir zafer ifadesiyle pastayı doktora sunuyor. Doktor, aşerdiği pastayı karşısında görünce, pek seviniyor, “ahh ne iyi ettin canım..vs gibi” teşekkür cümleleri kuraraktan aralarındaki resmiyeti az da olsa kırıyor. Bu durumun rahatlattığı arkadaşım, muhabbeti biraz daha ilerletebilmek adına soruyor: “Maşallah, bayağı da büyümüş, kaç aylık?” Doktorun yüzünde bir dehşet ifadesi, “ne kaç aylık ???hamile değilim ki!” .Arkadaşım ıvırıyor,kıvırıyor ama nafile, o an bizimkinin bittiği an oluyor...)
· Bankta,otobüs, durağında parkta, havuz kenarında... herhangi bir yerdesiniz işte. Yanınızdaki kişi elindeki cipsi,çubuk krakeri, meyve salkımını ya da her ne yiyorsa işte “canınız çekmiştir buyrun” şeklinde sizinle paylaşmak istiyor. Normalde “acaba ilaçlı mı” ya da “art niyetimi var “ diye düşünebileceğiniz bu durum hamile olunca o kadar normalleşiyor ki eğer gerçekten hoşunuza giden bir besinse teşekkür edip afiyetle yiyebiliyorsunuz ikram edileni.
· Benzer bir durum pazarda, manavda yaşanır. Normalde siz fasulye alırken pazarcı adam ya da manav “abla canının çektiği birşey varsa çekinme al” demez. Ama hamileyseniz dükkan sizin J
· Yolda yürüken çantanızın ya da evcil hayvanınızın benzerini birinde gördüğünüzde “ayyy çok güzelmiş... diye başlayıp upuzun bir yolu bu kişiyle yürümezsiniz.Bilmiyorum belki köpek sahipleri filan da yapıyorlardır aynı şeyi. Ama eğer çocuğunuz varsa başka bir çocuklu anne yanınıza geldiğine “ayy çok tatlı kaç aylık” diye bir soru sorduysa, bu soru ile başlayan sohbetiniz Caddebostan Migros’tan başlayıp Fenerbahçeye kadar sürebilir(takribi 1 km kadar) ve bu yürüyüş esnasında bebeklerin uyku düzeni, beslenmesi,anne sütü konuları haricinde muhabbet öyle bir noktaya gelir ki ortak bir arkadaşınızın olduğu bile ortaya çıkabilir (sevgili Semanur’a sevgiler)
· Normalde hiçbir şartta canınızın acıtan bir işe devam etmezsiniz. Anne olunca ise 2 damla evet abartmıyorum iki damla daha fazla süt elde edebilmek için 30 dakika pompanız elinizde oturabilirsiniz.
· Normalde dondurma üstüne kebap üstüne mısır üstüne sufle üstüne çikolata yemeye kalkarsanız “mide fesadı geçirecek herhalde” diyen hayretli bakışlar, eğer hamile ya da yeni doğurmuşsanız “aşerdi herhalde” ya da “yesin yesin süt yapar” mantığıyla normal karşılanır.
· Normalde iğrenç gelen kaka kavramı, anne olunca bir festival havasında kutlanıp, ele kola bulaşması halinde bile “tiksinç” gelmiyor.
· Normalde bir komedi filminde ağladığınızda “haydaaa, iyi mi acaba?” diye bakan eş, dost, akraba “canım hamile ya da lohusa, o yüzden duygusal tabii” diye durumu gayet normal karşılar.
İlk aklıma gelen normalde “anormal”, anne olunca “normal”leşen durumlar bunlar. Aklıma geldikçe yazacağım. Ama eminin sizlerin de ekleyecekleri vardır değil mi?
Yorum (3)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
19/2/2008
Efe Deniz'in aşı defterinin arkasında buldum. Öyle hoşuma gitti ki paylaşmadan duramadım.
Haa bu arada bu beyannameyi nasıl kullandıkları, ve 2,5 aylık annenin tecrübeleri pek yakında...
Bebek olmak bana;
1- İstediğim zaman uyuma
2- İstediğim zaman uyanma
3- Sadece ihtiyaçlarımı bildirmek için değil, sırf canım istedi diye ağlama
4- Üzerinize kusma
5- Herkesin içinde gaz çıkarma
6- Herkesin içinde tuvaletimi yapma
7- Çıplak poz verme
8- Mamaları beğenmezsem yüzünüze püskürtme
9- Yeni dişlerimi üzerinizde deneme
10- İstediğim zaman gezme, istediğim zaman gezmeyi burnunuzdan getirme HAKLARINI VERİR
Beni dünyaya getirmekle bu 10 temel maddeyi kabul etmiş sayılırsınız. Bu maddeler dışında özel istekler olabilir. Bu istekler size zaman içinde bildirilecektir. İş bu anlaşma süresi 3 yıl olup devamı çocuk hakları beyannamesi olarak yaşam boyu devam edecektir.
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
31/1/2008

Sonunda bitiridim. Normal koşullarda ( sakin,standart bir bebekle) bir-birbuçuk günde bir solukta okuyup bitirebileceğim kitabı, uygunsuz koşullar sebebiyle (huzursuz, sık sık ağlama ve uyumama modunda olan Efe Deniz sebebiyle) bir hafta-on günde zar zor bitirdim.
Çokça kıskanarak, “ah ah işte bu, ben yazmalıydım bu sayfayı” diyerek, pek çok yerde gülümseyerek, zaman zaman hüzünlenerek ve de sıkça düşünüp sorgulayarak okudum Elif Şafak’ın yazdığı “Siyah Süt”ü.
Hamile kalmayı düşünen, hamile olan, yeni doğurmuş,çoktan doğurmuş,etrafında yeni doğurmuş,lohusa olan herkese önerebilirim. Aaa tabii bi de mümkünse babalar okumalı .Okuyup da dersler çıkarmalı...
Kitap çok akıcı ve içten olduğundan mıdır, yoksa kitap okumak için yarattığım fırsatların azlığından ve kıymetli olduğundan mıdır, yoksa uzun zamandan beri ilk defa roman okuyabildiğimden midir her sayfayı ayrı bir keyifle okudum.
En çok, Elif Şafak’ın içindeki parmak kadınlarla olan konuşmaları sevdim.
İçimizdeki pek çok “ben”i “içseslerimizi” öyle güzel anlatmış ki yine kıskanmadan edemedim J ( sonra düşündüm benim içimde kaç tane parmak kadın var diye, bilmediklerimi saymazsak 5 tane buldum, eminim daha vardır (- kim bilir belki birgün blogda ben de içimdeki parmak kadınlardan,değişik “ben”lerden bahseden bir yazı yazarım-).
Diğer taraftan çokça düşündüm okurken. “Çocuk da yaparım, kariyer de” sözünü nasıl uygulamaya çalıştığımızı, evlilik, çocuk, iş hayatı ve sosyal hayat dengesini kurmaya çalışırken yaşadığımız gelgitleri...
Ki ben hala ücretsiz iznimin başlayacağı şu günlerde “bu kadar süre iş hayatına dönmeden nasıl duracağım” ile “bu kadar tatlı bir yaratık bırakılıp da işe dönülür mü,bak hala daha sana ihtiyacı var, saçmalama!” tartışması içinde buluyorum beynimle kalbimi.
Bazı sabahlar uyanıp, bu “ev kızı” halime sinir olup, delleniyorum. “Galatasaray Üniversitesi’nin o insanı bezdiren eğitimini, evde kalıp çocuk bakmak için mi çektim, ne bu böyle, yok çamaşırdı, yok bulaşıkdı, yok oğlanın bakımıydı, aaa yeter ama!” diyorum.
Bazı sabahlar ise, sabah 10’da yatakta oğlumla oynadıktan sonra kalkıp çay demleyip, dışardaki soğuk havaya bakarak, üzerimde eşofmanlarım, elimde sıcak çayım bir yanımda annemle oturup , diğer tarafta oğlumu severken, kendi kendime, “bundan daha büyük bir huzur var mı, dellenip de sakın oğlunu bırakıp hemen işe dönmeye kalkma, zaten eninde sonunda döneceğin yer orası” derken buluyorum.
Kısacası hamilelik boyunca yaşadığım “ruhumun gel-gitleri”( bakınız ,hamilelik kategorisi altındaki yazı), doğum sonrası da farklı bir boyutta sürüp gidiyor.
Ama yanlış anlaşılmasın, lohusalık depresyonu filan değil benimkisi. Çünkü kitapda öyle bir anlatılmış ki bu depresyon, okurken şükrettim halime. Ama bir o kadar da kendimi buldum... “Acaba?” dedim, “farkında olmadan hafif bir postnatal depresyon geçirmiş olabilir miyim ben de?
İlk bir kaç haftada için için yaşadığım, kimseye yansıtmadığım, bebekle yanlız kalmaktan korkmak, tutarken incitmekten korkmak, geceleri gördüğüm akıl almaz garipliklerdeki kabuslar, bebekle ilgili endişeler,duygusal gelgitler,bedenen ve ruhen kendimi yorgun hissetmem ...vs hepsi bu yüzden olabilri mi? Galiba öyle J Ama öyle içimde, öyle kimseyle paylaşmadan yaşadım ki bunları kimsenin ruhu bile duymadı.
Neyse dönelim kitaba, bu postnatal depresyon yazısının sonunda birde “doğum sonrası depresyona yakalandınız da haberiniz mi yok?” testi var ki, kahkahalarla okudum J
Tüm bunların yanı sıra, “Siyah Süt”ü okuduktan sonra okumak istediğim kitap sayısı arttı. Neden mi? Çünkü insanda “ayyy bu yazarı da okuyayım bak ne kadar ilginç bir hayat hikayesi varmış” dedirtecek bir kadın yazarlar antolojisi barındırıyor içinde.
Son olarak, sanki kitap başlı başına insanın hoşuna gitmiyormuş gibi Latif Demirci’nin çizgileri de işin içine girince adeta insanın gözünde canlanıp, hayat buluyor.
Offf offf, kitap yazmak zor iş tabii biliyorum, 40 fırın ekmek yemek lazım. Ama şimdi başlasam ekmek yemeye, kim bilir, amatör bir yazar olarak belki birkaç sene içinde ben de yazabilirim J
Yorum (8)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
22/1/2008
Çocuklar öyle çabuk büyüyorlar ki her anı en iyi şekilde değerlendirmek lazım.
Bugün Doğan Cüceloğlu’nun yazmış olduğu bir yazı geçti elime.
Öyle hoşuma gitti ki, paylaşmadan duramadım yine.
“Bir Öğrencimin Bana Öğrettikleri
Yazan: Doğan Cüceloğlu
Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.
Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.
Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yakl! aştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
"Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
"Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
"Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim" dedi.
O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.
"Nasıl yani?" dedim.
"Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor. Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor."
Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu! öyle etkilemiş olmalıydı.
Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler," dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir ailey! di. Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiş! tiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, ken! disiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
"Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.
"Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına in! erek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.
Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.
Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.”
Yorum (1)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
17/1/2008
Bugün aldığım bir mail, blogumuzda yeni bir kategori açmama vesile oldu.
Yeni kategorimizin adı : kahve ile.
Çünkü bu kategoride, çayınızı, kahvenizi yudumlarken okuyabileceğiniz hoş hikayeleri, mektupları, yaşanmışlıkları paylaşacağım sizlerle.
Aşağıda bir erkek çocuğun (kimin yazdığını bilmediğim,mailde belirtilmediği için ekleyemediğim,bilen varsa paylaşmasını dilediğim) kaleminden çıkmış bu yazı ile bu paylaşımlardan ilkini gerçekleştiriyorum...
Keyifli okumalar :)
Anne kimdir? Nedir?
ANNE, dünyada karşılık beklemeden börek yapan tek insandır. Karşılıksız sevginin ete kemiğe bürünmüş halidir! Ne kadar üzsen de 10 Dakika sonra seni affeden zarif bir memeli türüdür, yağlı
******>bile olsa tiksinmeden saçını okşayan, kucağına yatıran, öpüp koklayan tek varlıktır, meleğin süt verebilenidir.
Yarasın diye muhallebinin içine ciğer katarak çocuğuna yediren manyaklık derecesinde yaratıcıdır. Yemek yemeyen çocuğun dikkatini çekmek için elindeki tencere ve tavalarla maymunluk yapabilen kişidir, kafayi çocuklarıyla bozmuş, göbek baği kopsa da yürek bağı asla kopmayan, sevgi dolu fedakar insan dişisidir, bulaşıkk, ütü, vb. yaparken bile otomatik olarak çene çalan, kendi kendine konuşan, kadin dırdırı denen mereti erkeklere daha küçükten belletendir .
Yemek uzmani, düzen insani, bilgili, kültürlü her seyi bilen şahsiyettir, yavrularini yol tarafindan değil, kaldirim tarafindan yürütendir, dizi dizi incidir lakin gerektiğinde laf sokma dalında da birincidir, sevgiliden ayrılma haberi verildiğinde, 'amaaan ben sana daha güzelini bulurum' diyebilen komik bir karakterdir.
'Oglum aradim yoktun. Ben de mesaj atayim dedim sana. Gelince ara beni emi aslan evladim. Kara börülcem benim öptüm annen , seklinde mesajlar atabilen, teknolojiyi ısrarla reddeden, kabullenemeyen, kafasina göre yorumlayan bilişim düsmanıdır ...
AMA ... AMA dünyanin en güzel kucağına sahip, en güzel kokan, harikulade bir varliktir , olmadık yerlerde iyi ki dogurmusum ulen seni!' diyen ve benim hatirima benimle Freddy Mercury dinleyen bir sabır ağacıdır, evlatlarını asla ayırmayan, aynı zamanda birbirinden koruyan güç abidesidir evde bir yere uzandiginiz an orada temizlik yapacagi tutan, temizlik konusunda kayışı kopardığından
temizlikçi gelecek diye evi temizleyen balans ayarı kaçmis temizlik kaynağıdır, mutfakta yaşayan, evde herkesi idare eden bir tür canlıdır. Sevginin güçlerini birlestirdiği sonsuz bakiredir !!
Oğlunun damat - kızının gelin olduğunu görünce, çocuğu mezun olunca , çocuğu gol atinca, çocuğu hasta olunca, çocuğu askere gidince, asmalı kabağı seyredince, dolar yükselince velhasil buna benzer bissürü seye ağlayabilen, bu mesaji okurken duygulanip - gözleri dolabilen, ağlamaya meyilli bir yapisi olan duygu pınarıdır, son kiiii üç dört; uzakta dursa da yakın hissedilen, canı hep istenen, asla vazgeçilmeyen, dizinin dibinde olmak istenen, evlatların varligini varligina armağan edebileceği, *** islak - kuru ama heeeep duygulu***
Yorum (1)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı