20/5/2008
Soğuk bir şubat gününde, ben mızıkıp duruken annem bana mevsimleri anlatıp ilgimi başka yöne çekmeye çalışıyordu.
O günden aklımda kalan “bak bu kar” ve içinde bolca güneş geçtiği için sadece “güneş”i hatırlayabildiğim cümleler.
Bu günlerde bu “güneş” kelimesini yine pek bir sık duyar oldum.
Bizimkiler sürekli “hava güneşli,sıcak,yaz geldi..vs” deyip duruyor.
Anladığım kadarıyla havayı ısıtan bu güneş, insanların ruhlarını da ısıtıp yüzlerine bir gülümseme oturtuyor. dıaşrı çıktığımızda herkes cıvıl cıvıl. Ben bile artık arabamda uyumayıp etrafı seyrediyorum.
Ama ne yalan söyleyeyim,şu güneş lafını duyduğumdan beri yaşadıklarım pek hoşuma gitti. Neyse benim doğa maceralarıma geçmeden Cuma gününe döneyim...
Cuma günü gündüz ayrı,gece ayrı heyecanlıydı annem. Sabah sabah hastaneye gidip ikli test yaptırdı. Önemli bir testmiş o yüzden heyecanlıydı. Ben de kardeşimi görecektim ama yolda uyuyakaldığım için göremedim.
Hem zaten pek de görülecek birşey yokmuş, ben her ultrasonda kıpır kıpır, kımıl kımılken, kardeşim, annemin tüm öksürmelerine,dikilip dikilip tekrar yatmasına rağmen sadece elini “gidin başımdan” der gibi hareket ettirip kaldığı yerden devam etmiş uykusuna. Heh heh heh, tembel birşey geliyor galiba. Sonuçlar için önümüzdeki Cuma bir daha gidecekmişiz hastaneye. Olley bayılıyorum beni dünyaya getiren doktora gitmeye. Her seferinde beni kucağına aldığında masasındaki bir sürü şeyi inceleme şansım oluyor J
Cuma gecesine gelince...Ben anneannemde kaldım çünkü Cumartesi günü annemin, kardeşi mi ne, evleniyordu?!? E,ama annem tek çocuk değil miydi diye düşünürken, birden aklıma daha önce yazdığı bir yazıdaki cümle gelince anladım ;
“İnsanın hayatta,akrabalarından bile daha yakın olduğu, kendi elleriyle seçtiği insanlar vardır. İşte bu insanlar,size o kadar yakındırlar ki artık onlar sizin akrabanız olurlar.”
Hımm, demek bu yüzen, annem Serap teyzeye “kendi ellerimle seçtiğim kardeşim” diyordu...

Annem tombik yanak olunca benzerlik bozuldu :)
Hem zaten üniversite yıllarında kantindeki amcalar onları hep ikiz zannederlermiş J
Sınav öncesi günlerde sabaha karşı çalışmaya başlamaları, Ortaköy yolunda yağmur yağarken şemsiyeyle “yağmur dansı yaparak yürümeleri”, sınavlarda kopya çekme maceraları, gecenin bir vakti mide fesadı geçirtecek yiyecekleri yemeleri, 12 deve karşılığında bile birbirlerini takas etmedikleri, "yavaş yavaş hasan şaş" lafından gına gelen Mısır tatilleri, cuma karar verip pazartesi Tunus’a gidişleri,ve ramazan sonu olduğu için boş sokaklarda iki başlarına şehri keşfedişleri, sabahlara kadar yaptıkları uzun sohbetler,dertleşmeler,gelecek hayalleri... tüm bunlardan bahsederken sanki o yıllara dönüp duygulandı annem. Ama sonra gözleri parladı ve “ne güzel artık ailecek yapacağız” tüm bunları dedi.

Ömür boyu mutluluklar...
Eh, ben de Serap teyze ve Kıvanç amcaya ömür boyu mutluluklar dilerken, biraz erken olacak ama beni arkadaşsız bırakmayın diyorum J
Pazar gününe gelince, hepberaber caddebostan sahile gittik. Annemin,kene endişelerine rağmen, ben ilk defa doğayla tanıştım. Zaten bu anı bekliyormuşum. Daha beni yere koyduklarından 3-5 dakika sonra döndüm J Evet, evet kendi kendime 180 derece döndüm. İnanmıyorsanız bakın,annem ikici turumda kare kare belgeledidönüşümü .


bakın şimdi hoppp


paaaaaa laaaaa
Sonra yerde sıkılıp ağaçlara tırmanmak istedim ama sadece dallar ile idare ettim. Birkaç aya kalmaz çıkarım ben bu ağaçlara J

Aaaaaaa....tarzann geliyorrr...
Güneş lafını yine çok sık duydum ve her duyduğumda kafama 2 numara büyük gelen şu şapkayı taktılar tepeme.

Yaa bırakın çıkarayım bu şapka bana büyükkk...
Bütün gün yeşillik,temiz hava, güneş derken gece uyku rekoru kırdım.Gece 21:30 da mama yemiş olmama rağmen 23:00'de uyuyup,sabah 04:30’a kadar “gık” bile demeden, annemi hayretlere düşürerek hiç uyanmadan uyudum J
Pazartesi bir de baktım ne göreyim? Babam!
Allah allah acaba hasta mı normalde bu saatte evde olmazdı diye düşünürken öğrendim ki bugün "19 Mayıs Atatürk’ü anma, gençlik ve spor bayramı" yani: Atatürk'ün “Türk Milleti için bağımlı yaşamaktansa ölmek daha iyidir’ diyerek Samsun’a çıkarak, bağımsızlık ve özgürlük mücadelemizi başlattığı” günmüş. Böyle günleri küçük de olsam açıklıyor bana annem; ağaç yaşken eğilirmiş...
İşte bu yüzden, bu önemli gün tüm yurtta kutlanabilsin diye tatilmiş.
Hal böyle olunca, bizimkiler durumdan istifade edip, madem açık hava iyi geliyor bizim oğlana diyerekten Polonezköy’e götürdüler beni. Gerçi ben mamamı yiyip, altım değişip,temizlenip,giyinip çantam hazırlanıp çıkana kadar saat 14:00 oldu ama yine de Leonardo’da brunch 17:00’ye kadar sürdüğü için sorun olmadı.Bizimkilerde bu Leonardo’dan memnun kadılar ki yine gelelim dediler. (http://www.leonardo.com.tr/)
Ben bu Polonezköy’ü de çok sevdim. Çünkü burda bir sürü “ilk”imi yaşadım.
İlk defa, kavun,karpuz,şeftali tattım.

Kavunu da sevdim,sıradaki meyve gelsin...
İlk defa mama sandalyesine oturup bizimkilerle karşılıklı masada oturdum.

Ohh bee sonunda beni de masaya dahil ettiler!
İlk defa sırtımdan gıdıklanıp sesli kahkahalar attım.

Yapma babaaa...heheheh
İlk defa doğa fotoğrafı çektim. Evet evet, biraz deneysel oldu ama bu resmi ben çektim J

Şşşttt baba, baksana ya resmini çekiyorum şurda, insan bir poz verir
Kısaca dolu dolu bir haftasonu geçirdim, gerçi niye beni düğüne götürmediler diye biraz bozuldum ama diğer günlerde kendilerini affettirmeyi bildiler J
Neyse onu, bunu bilmem.. şşşttt anne! ...baba! ben alıştım doğa aktivitelerine her haftasonu beklerim ona göre...
Yorum (3)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
18/3/2008
Geçen hafta annemi bi korkuttum bi korkuttum ki sormayın...
Sabah başladım ciyak ciyak ağlamaya, akşama kadar hiç susmadım.
Memeyi de, mamayı da reddettim durdum.
E hal böyle olunca, akşamüstü annem sanki arkasından atlı kovalıyormuşcasına koşarak beni doktoruma götürdü.
Böylelikle normalde 3. Ay aşım olmadığı için kontrolüm olmamasına rağmen kontrollerim de yapılmış oldu.
Doktorum tüm kontrollerimi yaptıktan sonra, herşeyin normal ancak 15-20 günde bana 500 gram aldırmak için, anneme ne yaptığını sordu.
Ve anlaşıldı ki normalde günde 600 gram mama yemem gerekirken ben keyifle 900 gram yiyince sonucu hazımsızlık olarak geri dönmüş.
Annem ,bir türlü anlam veremedi. “Biz mamanın üzerinde yazan ölçüleri uyguluyorduk” diyince, doktorumuz Kadir Tuğcu, bize annemi çok kızdıran gerçeği söyledi.”Mamaların üzerinde yazan ölçüler maksimum ölçülerdir. Siz ne kadar çok ölçü kullanırsanız, bebek yiyeceğini yiyip gerisini bırakır dolayısıyla kullandığınız 6 ölçeğin 1-2si boşa gider, siz daha çabuk mamayı bitirip, daha çok mama satınalırsınız.”
“Ohh ne ala mama firmaları kazansın diye benim mide oldu işkembe.
Zaten eve döndüğümüzde öyle bir yeşil kaka yaptım ki değme lağım çukuru o kadar kötü kokamazdı herhelade.... Neyse midenizi bulandırmadan daha keyifli bir habere geçeyim. Benim artık oynadığım bir oyuncağım var.

Ayı Toti'yi seviyorum..
İlk oyuncağım değil çünkü daha önce bizimkilerin aldığı oyun halısında da oyuncaklar vardı ya da Mehmet abim, sayıları renkleri ve klasik şarkıları öğreten bir kırkayak almıştı ama hiçbirine böyle ilgi duymamıştım. Yeni oyuncağıma bir de isim koyduk “ayı toti”. Sallayınca şıngır şıngır ses çıkarıyor ama ben en çok ona sarılmayı ve kulağını ısırmayı seviyorum.
Bir de bu hafta bize bir bayan geldi. Bana hep “halacım” deyip durduğundan anladığım kadarıyla halam. Çünkü bu büyüklerin garip bir adeti var. Kim, ona nasıl hitap etmemi istiyorsa bana öyle hitp ediyor. Mesela annem hep “ uykun mu geldi, acıktın mı annecim.. filan diyor”, Anneannem, ağlamaya başladığımda “ne oldu anneannecim” diyor. İlk başta yadırgamıştım “haydaaa kim kimin annesi, yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan” diye sonra demin de dediğim gibi anladım ki onlara ne dememi istiyorlarsa bana öyle diyorlar. Bir çeşit eğitim yani J

Halamı çok sevdim :)
Neyse amma uzattım lafı, çenem mi düşük ne? Anneme çekmişim herhalde. Halamı çok sevdim. Kan çeker derler ya işte öyle birşey. O bizde olduğu süre boyunca yapmadığım şirinlik, atmadığım gülücük, çıkarmadığım ses kalmadı. Hatta ilk çığlık çığlığa gülmemi bile ona yaptım. Pazar günü uzun bir yürüyüş yaptık, Mothercare’e gidip bana Candaş’ın annesi Gülay teyzenin tavsiye ettiği yatak kenarına takılan renkli kitaptan aldık. Tam çıktık ki annem “ayyy ne tatlı” diyerek başka bir çocuğun resmini çekti. (bakınız şekil 1A).

Şekil 1 A
Ben de sırf benim resimlerimi çekip, bana “tatlım” diyor sanıyordum. Kıskandım valla.Pazar günü halam gider gitmez de intikamımı mızıkmaya başlayarak aldım. Eee nasılmış bakalım başka bebeklere tatlı demek...
Hem ona naz yapmayacağım da kime yapacağım değil mi?
Yorum (3)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
8/2/2008

Şennur teyzemin daha ortaokul yıllarında yazışmaya başladığı Amerikalı bir mektup arkadaşı vardı.Ki bu arkadaşlık hala devam ediyor.
O kadar ki teyzem Vicki teyze’ye benden ve blogumdan bahsetmiş. Annem de acaba Amerikadaki akrabalarımız mı hergün siteyi ziyaret ediyor yoksa sabah 5-6 da siteye girmeyi hastalık haline getirmiş bir hayranım mı var diyordu. Artık biliyoruz J
Bu vesileyle Vicki teyzeye “merhaba” demek istedim J
(yıllardır kullanmadığım ingilizcemi umarım anlar J)
"My aunt has a pen friend since college years. And her friendship are still during.
Such that Şennur told her about me and my web page. My mother was curious about the visitor who visits every morning at 5 or 6 am and ask herself “ if our relatives who live in USA (Kavlak’s) can be the visitor every morning or has my boy a crazy and sleepless fun”. Now we know it’s Vicki, Şennur’s friend.
As a resault of this ı want to say “Hello Vicki”
(ı wish that she understand my bed english)"
Son zamanlarda ben yeni bir adet çıkardım. Ellerimi yemek. Yok yok parmak filan kesmiyor. Hatta değil parmak tek elim bile kesmiyor. Annem iki elim ağzımdayken bir türlü çekemedi resmimi. Siz de tek elimi afiyetle götürdüğüm şu resimle idare ediverin artık.

Ellerim de pek lezzetli
Bi de benim bu annem çok yaratıcı yaa.
Geçenlerde altımı değiştiriken, o kadar çok ağladım ki, bezimi kapattığı gibi beni kucağına aldı. Baktı ki ayaklarım buz gibi olmuş ve pantalonumu giydiremeyecek hemen eldivenlerimi geçiriverdi ayağıma. Biraz komik oldu,balerin kızlara benzedim ama ayaklarım da ısındı,canım annem benim J

Bu ne ya balerin gibi oldu ayaklarım :(
Son olarak, bizimkiler beni büyüdü zannediyorlar. Artist bir body aldılar diye oturttular koltuğa delikanlı muhabbeti yaptılar. Hemen bastım yaygarayı tabii. Bebeğim ben,alın beni kucağınıza diye ...

Ağlayacağım galiba, niye oturttunuz beni :(
Yorum (3)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
4/2/2008
İşte bunu seviyorum. Hep gezelim, hep gezelim...hiç evde oturmayalım.
İstiyorum ki hiç eve girmeyeyim hep dolaşayım. Ya da evde olsak bile birileri gelsin hep beni sevsin,o kucak senin bu kucak benim dolaşayım durayım.
İşte bu pazarım aynen istediğim gibi geçti.
Önce Ece’lere gittik. (Şimdi bu yazıyı annem yazıyor olsa Banu teyzesi ve Mustafa amcasına gittik derdi.)

İşte Ece beni sallarken
Ece benim ilk arkadaşım,hatta annemin karnındayken gördüğüm ilk arkadaşım. Bu yüzden bir yakınlık hissederim kendisine. Sanırım aynı sıcaklığı o da hisseti ki bir ara geldi elimi tuttu, hatta ana kucağımı salladı.
Pek mutlu oldum.

Ece benim elimi tuttu :)
Bu arada Ece’nin yeni saç modeline bayıldım.
Galiba ben kalabalık ortamları seviyorum. Çünkü ne zaman kalabalık bir ortamda olsak annemi yalancı durumuna düşürüp uslu durup melek gibi oluyorum hatta hiç uyumadığım kadar uyuyorum J
Ece’lerde annemle babamın, işten bi sürü arkadaşı vardı. Ama beni ilgilendiren kısım bizimkilerin arkadaşlarının çocuklarıydı. Bugün benden 6 ay büyük Melek ile, ve 8 ay büyük Gökalp ile tanıştım.
Melek adı gibi bir kız, cin gibi bakışları var. Gökalp ise kafa bir çocuk. Bütün gün ağzında kımızı bir balıkla dolandı,çok hoşuma gitti. Demek ki ilerde beraber muzurluk yapabiliriz. Bi de yakışıklı valla, kız tavlarken pek yanımda olmamasına dikkat edeyim. Bana rakip çıktı J
Bizimkilere çok kızdım. Onları anne-babaları halının üzerine bıraktılar ve hepsi halının üzerinde hem oturup hem beraberce oynadılar. Oysa zavallı ben ise, ya anakucağındayım ya da babamın kucağında, bırakmadılar ki 5 dakika ben de oynayayım onlarla. Ben de önce uzaktan izledim onları sonra baktım bizimkilerin beni yere bırakmaya hiç niyetleri yok,canım sıkıldı ben de bütün gün uyukladım.
Hatta askerlik hatırası gibi bizleri yanyana koyup resim çekerlerken bile gıcıklık olsun diye gözlerimi açmadım. Ne zaman ki resim çekmeleri bitti , dağıldık hemencecik uyandım. Oh canıma değsin siz misiniz beni yere bırakıp arkadaşlarla oynamama izin vermeyen.

Askerlik hatırası gibi oldu.
Bizimkilerin de keyfi yerindeydi. Banu teyze ve Mustafa amca o kadar güzel hazırlanmışlardı ki (bakınız şekil 1A) hiçkimse masanın etrafından ayrılmadı.

Şekil 1A

Şekil 1 B
Barbekü güzel birşey galiba, katı gıdaya geçince denemem lazım.
Ece’lerde zaman nasıl geçti anlamadım. Beni arbaya koyup, yola çıktığımızda eve dönüyoruz diye üzüldüm ama gözümü açtığımda yine kalabalığın içindeydim.
Ahenk teyzemin doğum günüymüş bugün.
Onun kucağında uslu durarak, hiç ağlamayarak ve bir de güzel bir poz vererek kendimce bir doğumgünü heiyesi verdim ona.

Happy Birthday to you (ingilizce de bilirim)
Ben bu kalabalığı tanıyorum artık. Annem ve babamdan sonra en sık gördüğüm kişiler bu kişiler. Zaten bir de beni kucaklarına almak için adeta yarışıyorlar. Galiba sevenim çok J
Ama hepsine de çok gücendiğimi de belirtmeliyim. Baksanıza şu aşağıdaki resme!!!
Ne görüyorsunuz? Daha doğrusu ne göremiyorsunuz?

Küstüm işte beni niye çağırmadınız
Evet ,doğru bildiniz beni göremiyorsunuz. Beni yanlarına almadan pasta kesip, bir de toplanıp resim çektirmişler. Çok gücendim çook. Bir dahaki kutlamada en ortada olmak isterim ona göre. (Sanırım bir sonraki kutlama annemin doğumgünü, hımm bi de ona süpriz hazırlamak lazım şimdi acaba “anne” yi şimdi mi desem daha ileriye mi saklasam? J )
Günü bitirdik, artık eve dönünce yine üçümüz başbaşa kalacağız zannederken o da ne?
İpek abla ile Numan abi geldi. Pardon “İpek” sana abla demeyecektim dii mi? Benim için hava hoş da...Numan abi bozulmasın bu işe J
İpek ve Numan abi beni kucaklarına alıp, mıncıkladılar sevdiler. İpek beni çok değişmiş buldu. Yakışıklı olduğumu düşünüyor galiba .Pardon Numan abi, valla kötü niyetim yok :)

İpek ve Numan abi ile
Ama sonra muhabbete daldılar ve ben de babamın omzundan Türkiye gündemiyle ilgili yaptıkları konuşmaları ciddiyetle dinlemeye gayret ettim.
Sonuçta bugün kucak kucak dolaştım . Çok yorulup ekenden uyurum sandınız değil mi?
Parmaklarım küçük olduğundan bu yazıyı anneme yazdırıyorum ve saat, gece 02: 04.
Ve inanın benim için gece yeni başlıyor.
Allah allah, annem gece gece şarkı söylüyor.
Hımm nakaratı güzelmiş, eşlik edeyim bari... Sabır, sabır ya sabırr... belki de uyuyakalırrr. (imdaaatttt)
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
30/12/2007
4 gündür yazmak istiyorum ama bir türlü fırsat bulamadım.
Bu 4 günümüz pek bi hareketli geçti.
26 aralık Çarşamba günü oğlumuz ilk doktor kontrolüne gitti.
İnternette yaptığım yoğun ve derin araştırmalar beni tek bir isme yönlendimişti: Dr. Kadir Tuğcu.
Bize yakın olması, internette yayınlanmış yazıları ve hakkında yapılan yorumları okuduktan sonra “tamam, işte doktorumuzu bulduk” dedim.
Yazılar için:
http://www.radikal.com.tr/veriler/2003/02/10/haber_65676.php
http://www.radikal.com.tr/veriler/2003/02/09/haber_65572.
Gerçekten de çok memnun kaldık. Esprili yaklaşımı, akıcı ve sade bir biçimde bizi bilgilendirmesi sayesinde, muayenehanesinden çıkarken nedense içim rahatladı.
Bu arada bu kontrol sayesinde “20 günlük annenin tecrübeleri” başlıklı yazımda yazdığım bazı yanlışları öğrendim.
Mesela, gaz için “ayağının altına ve karnına acı elma yağı ile masaj yapıyorum” dediğimde Kadir bey, “amasyalı mısınız?” diye sordu ve ekledi. “eğer bu tür yağlar ile masajla gaz problemi çözülseydi, siz sezeryan olduktan sonra sizi yürütmek yerine bol bol yağ ile masaj yapmazlar mıydı? Gazın tek çözümü harekettir. Bebek kendi kendine dönene kadar bu gazı siz çıkaracaksınız.” Ve Fikret’in uyguladığı, bizim canı acırsa diye uygulamaya çekindiğimiz “gaz çıkarma tekniğini” gösterdi. Poposunun biraz üzerine elinizi avuç içi bükülecek şekilde tutularak, bebeğin yanakları titreyene kadar vuruyorsunuz. Aile büyükleri ilk başta “çocuğu dövüyorsunuz” diye tepki gösteriyorlar ama sonra büyük adam gibi geğirme sesini duyunca duruma alışıyorlar J. Hem ben kendi bacağımda denedim, eğer el yeterince eğimliyse ne kadar sert vurursan vur canın acımıyor.
Rutin kontrol için soyduğumuzda ise, anneanne ve babaanenin üşür diye ısrarları üzerine tulum içine giydirdiğimiz çorapları hemencecik çıkarttırdı.
Benim en çok hoşuma giden “yılbaşında bir kadeh birşey içebilir miyim?” soruma, “sarhoş olmayacak kadar içebilirsin” dedi J. Ben yine de ne olur ne olmaz diye bir dubleyi geçme niyetinde değilim ,ne olur ne olmaz 9 aydır doğru düzgün içmedim, sızar kalırım filan J
Ama içebilme hakkına sahip olduğunu bilemek güzel.
Bu arada doğduğu andan beri flaş gözlerine zarar verir diye bulanık bulanık çıkan resimler, doktorumuzun, flaşın zararının olmadığını söylediğinden beri güzelleşti.

Doktora mı gidiyoruz?
Doktora giderken pusetinde yine cin gibi etrafı seyreden Efe Deniz eve dönünce aldığı banyo sonrası toplamda 3 saat kesintisiz uyuyarak bize rahat bir gece geçirtti. (ahh ahh bakın ne durumlara düştüm 3 saat kesintisiz uyuyabilince mutlu oluyorum , nerde o 10 saat uyuyabildiğim günler...)
Bu arada, galiba yazın anneannesiyle bol bol havuza gidecek bizimkisi, çünkü suya girer girmez sakinleşiyor. Baksanıza bayo sonrası ifadesine...

Banyo yapmaya bayılıyorum
Çarşamba ve Perşembe günü “melek gibi bu çocuk” ifadelerine nazar değdirerek (doktorumuz nazar diye birşey yoktur diyor, ki bizde aynı kanıdayız) cuma akşamı oğluşu görmeye gelen Zeynep Teyzesi-Bora Amcası ile Nur teyzesi ve Ali amcasına, “bakın şunun suratına” diye uymak üzere olan oğlanı kaldıran babanın gazabına uğradık. Ve 21: 00 itibariyle uyandırılan bıcır, sabah saat 09:30’a kadar hiç ama hiç rahat durmadı.

Bıraksanıza ya ayağımı, bak vururum haa. amma oynadılar,oyuncak mıyım ben?
Haliyle Cumartesi günü, Necla annem de ben de ruh gibiydik.
Ziyaretimize gelen Necla-Ahmet Ondur ve Dilek teyzesiyle oturdum oturmasına ama sanki 1 şişe şarap içmiş gibiydim.
Dilek teyzesinin getirdiği “uğurböcüğü” pasta bile tam olarak ayılmama yetmedi J

Neyse ki, babamız gece olaya el attı. Gece 00:30- 07:30 arası tüm gece nöbet tuttu. Ve ben Efe Deniz doğduğu günden beri ilk defa gece kesintisiz 6 saat uyudum J.
Bu yazıyı bu kadar detaylı,uzun ve kendimde yazbilmem bu sayede anlayacağınız.
Şu an ise evde hararetli bir hazırlık var. Malum, yarın yılbaşı. Annemler iki dünür mutfaktalar ve içerden müthiş kokular geliyor. (bu iştah ne zaman kesilecek acaba? )
Anladım ki, ben uykumu alınca, çenem düşüyor , parmaklarım işliyor, yazdıkça yazıyorum.
İşte bu yüzden, bu noktada yazıyı sonlandırıyorum.
Yarın... Efe Denizin yılbaşı hali.
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
13/12/2007

Saat 22:41, günün hengamesi içinde parça parça yazarak sonunda yazımı tamamlayabildim.
Bütün o yoğun duyguları kelimelerle ifade etmek imkansız belki ama en azından neler yaşadığımı sizlerle paylaşmak istedim.
4 Aralık 2007 Salı
Sıradan bir gece diye düşünüyordum. Fikret eve geldiğinde ben, Sema ablamla konuşuyordum.
Mehmet abi, rüyasında bebek görmüştü. “Hayırdır inşallah, senden haber bekledik” diyordu.
Ben ise hala 1 hafta zamanımızın olduğunu ,oğlanın içerde gayet rahat olduğundan bahsettim.
Sonra İzmir ile konuştuk. Kayınvalidem ve kayınpederim geliş tarihlerini doğuma göre ayarlayacaklarından Cuma günkü (7 aralık) kontrolüm sonucunda az çok tarihin belli olabileceğinden bahsettik.
Öylesine emindik yani analayacağınız doğuma en az 10 gün olduğuna.
Bir komedi filmi koyup seyretmeye başladık. Filmin yarısına gelmiştik ki saat 22:15 civarında içimden “pat” diye bir ses geldi.
Evet abartmıyorum “pat” diye bir ses duydum.
Hemen heyecanla Fikret’e döndüm, “ya bizimki sağlam bir tekme attı ,ya da içeride bir şeyler oluyor” dedim ve hızla tuvalete doğru yöneldim. Ve işte o anda farkettim “pat” sesinin su kesemden geldiğini. Doğumla ilgili “suyum geldi” terimi ben de “suyum patladı” olarak gerçekleşti.
Hemen doktorumu aradım. Doktorum en kısa sürede hastaneye gitmemizi, oradaki hemşireyi bilgilendireceğini söyledi.
Fikret panik bir halde hazırlanmaya ve “hadi hemen çıkmalıyız” demeye başladı.
Ben ise bir o kadar sakin (sanki daha önce 8 çocuk doğurmuşum gibi) “saç fırçası ve fotoğraf makinasını çantaya koyar mısın, ben siteye hastanenin krokisini ekleyip geliyorum” dediğimde gözlerindeki hayret ve korkuyla karışık ifadeyi anlatamam.
Evet ,evet yanlış okumadınız, o halde bloga girip, daha önceden yazmış olduğum ve ilerleyen günlerde eklemeyi düşündüğüm yazıyı siteye ekledim de evden öyle çıktık.
Evden çıktığımızda saat 22:30 idi.
Ümraniye girişine,hatta hastanenin karşısına kadar rahatlıkla geldiğimizde saat 22:45 idi. Ama hiç macerasız doğuma yetişmek olur mu? Tabi ki olmaz.
Aslında tam hastanenin karşısına gelmiştik sadece 100 metre gidip paralel yola geçtiğimizde hastaneydik ama gelin görün ki hastanenin karşısına geldiğimizde, trafiğin kilit olduğunu gördük. İlerde bir zincirleme kaza vardı ve arabalar milim milim ilerliyordu.
İkimizde şaşkın beklesek mi nasıl bir çözüm bulsak diye düşünürken, Fikret bir anda arabanın dörtlülerini yakıp, karşıdan gelen arabalara camdan kafasını çıkarıp “doğuma gidiyoruz” diye bağıraraktan ters yöne girip,üstümüze doğru selektör yaparak gelen arabaların arasından hastaneye dikey bir giriş yaptı.(23:00)
Doğumhanenin önüne geldiğimizde ben belden aşağıya yıkanmış gibiydim.
Hemen NST’ye bağlandım. Rahimde açılma olmadığından, hemşire istersek sabah kadar açılmayı bekleyebileceğimizi ve suni sancı ile doğumu normal olarak gerçekleştirebileceğimi söyledi. Ama sabaha kadar beklememe ve suni sancı verilmesine rağmen rahimde açılmama olması ihtimali de vardı.
Bu yüzden her ne kadar normal doğum yapmak istesemde , doğumun sezaryan ile olmasına karar verdik.
Biz bu kararı verir verdiğimiz andan itibaren beni hazırlamaları ve ameliythaneye almaları arasında sadece yarım saat olduğundan çok istememize rağmen doğum fotoğrafçısı doğuma yetişemeyeceğini söyledi.
23:30’da beni ameliyathaneye aldılar. Sibel hanım da çoktan gelmişti.
Ameliyat için bana neler yapılacağını anlatırken, ben üzülerek doğum fotoğrafçımızın yetişemeyeceğini ve bu sebebple gelemeyeceğini söyleyince hemen bizim kendi makinamızı getirttirdi de bir önceki “ilk resimler” isimli yazıdaki resimlere sahip olmamızı sağladı.
Spinal anestezi için sırtımdan yapılan iğneler sonrasında belimden aşağısı tamamen uyuştu.
Ameliyat ekibi beni doğum için hazılamaya başladı. Bir yandan Sibel hanım ile sohbet ediyor, bir yandan da neler olup bittiğini anlamaya çalışıyordum.Ameliyat tam 24:00’de başladı.
Slow parçalar eşliğinde karnımın üzerinde hareketler hissediyor oğluma kavuşacağım için sabırsızlanıyordum.
Katman katman kesildiğimi hissettiğim (ama hiçbir ağrı hissetmediğim ) o anlarda, küçük prens her zamanki gibi içerde coşuyordu.
Tabi otomatikman benim aklımdan “bu kadar çok hareket ederse acaba son katmanı kendi açıp çıkar mı? Ve “eyvah eyvah bu kadar harekete kesin bizim oğlan doğarken sünnet olacak” gibi abuk sorular geçiyordu ki.... karnımda bir rahatlama ve ciyaklama tarzında bir ağlama sesiyle kendime geldim.
Duygularım karma karışıktı.Daha 15 dakika önce içimde kıpır kıpır hareket eden oğlum şimdi dibimde ağlıyordu. Gece yarısını 15 dakika geçen oğlumuz 5 Aralık Çarşamba doğmuş oldu.
İlk sorum herşey normal mi,sağlıklı mı oldu. Sibel hanım, görmem için bebeği bana doğru uzattı.
Oğluma bakıyordum.
Tüm hemşireler ne kadar güzel bir bebeğim olduğunu söylüyorlardı ama ben sıvılar içinde yarı kırmızı cin gibi gözlerle bakan Efe Deniz’e bakıp içimden “allahım günah yazma” diyerekten “acaba böyle çirkin mi kalacak, hemşireler ben üzülmeyeyim diye mi güzel diyorlar” diye düşünmekten kendimi alamıyordum.
Sonra oğlumu temizlemek ve kordonunu kesmek için götürdüler.
Benim 15 dakikalık işim daha vardı.
Dikiş işlemim tamamlanmadan , temizlenip, kordonu kesilmiş ufaklık tekrar yanıma getirildi ve yanıma verildi.
Yine herkes “pek güzel” diyordu demesine ama boynumun boşluğuna yerleştirilen oğluş o kadar yakınımdaydı ki tek görebildiğim simsiyah bana doğru cin cin bakan bir adet göz olabildi ve yine bir şey anlamadım.
Ameliyattan çıktığımda saat 24:30 olmuştu.
Ameliyathanenin kapısında Fikret ve annem beni bekliyorlardı.
İkisinin de beni gördüklerinde gözleri parladı. Ben gayet kendinde bir halde gülüp, el sallayarak oğlanı görüp görmediklerini sordum. Onların o sırada tek derdi benim iyi olup olmamamdı.
Sedye ile yukarı çıkarılmak için asansörün önündeyken tüm aile fertlerini orda olduğunu gördüm.
Yukarı odaya çıkar çıkmaz Efe Deniz’i yıkanmış, paklanmış kıyafetleri giydirilmiş bir halde yanıma getirdiler. Ve ilk emzirme deneyimim için yanıma verdiler.
İşte o anda yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatabilecek tek bir kelime yok yeryüzünde.
Gözümden bir damla yaş süzüldü. Sanırım tüm o yoğun duygular o bir damla yaşın içindeydi.

Ve sanırım o ilk temas bir daha asla kopamayacak o güçlü bağı oluşturmuştu aramızda.
Kollarımın arasında savunmasız, minnacık, şaşkın gözlerle bana bakan bu bebek, bu güzellik bizim oğlumuz muydu?
Ben hala inanmakta zorlanıyordum. O ise beslenmektde zorlanıyordu.
Bir süre emdikten sonra yorgun düşen ufaklık, cin gibi bakan gözlerini kapatıp kendini uykunun huzurlu kollarına bıraktı. Ama beslenmesi gerekiyordu.Yanağından uyarıldığında tekrar emmek için çabalayıp tekrar yorgun düşüp uyuyakalıyordu.
Bambaşka bir aşktı bu tüm hayatım boyunca tatmadığım.
Gözlerimi üzerinden ayıramıyorum. Yaklaşık 20 dakikanın sonunda hemşireler, göğsümde uyuklayan oğlumu kollarımdan alıp yatağına yerleştirdiler.
İşte o gece, uykusuz geçecek olan gecelerin ilki olduğunu anladım.
Bütün gece “ya nefes almazsa, ya ağlarsa, ya bir terslik olursa” diye gözüm üzerinde kendi kendime “bu bebek şimdi bizim mi? diye sorup durdum.
Ve uykusuz kaldığımda huysuzlanan ben, ertesi gün sanki bütün gece uyumayan ben değilmişim gibi büyük bir enerji ile oğlumuz ile ilgilenmeyi sürdürdüm.
Hatta ertesi gün ziyarete gelen tüm eş,dost,akrabalar da enerjimizi takdir ettiler.
(Bu vesileyle hastane süresi boyunca ve evde ziyarete gelen herkese teşekkür ederiz.)
İlk gece ne olup bittiğini anlayamayan ve bütü gece kuzu me’lemesi gibi sesler çıkararak uyuyan oğlumuz 2. gece “şştt kendinize gelin anne-baba oldunuz, bebek dediğin emer-ağlar,kaka yapar - ağlar,gaz çıkarır -ağlar, sebep yokken ağlar hadi bakalım kolay gelsin” mesajını verdi ve annesiyle babasını bütün gece ayakta tuttu.
Taze anne-baba, bizler ise o her ağladığında yarı sudan çıkmış balık kıvamında, yarı içimiz acıyarak, onu nasıl yatıştırabiliriz diye çabalayıp durduk.
3.gece de ikinci geceden çok farklı olmadı ama biraz daha oğlumuzun beden dilini çözmeye, biraz daha tecrübelenmeye başladık.
3. günün sonunda artık evimizdeydik. Ve hayatımızda yepyeni bir sayfa açılıyordu.
Bugün Efe Deniz 8 günlük.
Bu kadar zaman yazamadıysam, onu bırakamamamdan-uyurken bile bırakmaya kıyamamamdan.
Çünkü bu, öyle yoğun bir aşk ki insan her an onun yanında olup,her an göğsünde tutmak istiyor.
Bugünlerde ilk başta yaşadığım duygu karmaşası yerini sonsuz ve karşılıksız bir sevgiye bıraktı.
Tüm günün yorgunluğunun yok olup gitmesi için yüzüne bakmak yetiyor. Nefes alıp vermesi, dudaklarını büzmesi, dilini çıkarması,yüzünü buruşturması,eliyle gözünü kapatması insanın içine huzur veriyor.
Hele bir de gülümsediğinde tüm dünya ayaklarının altından kayıyor insanın.
Fikret , “baba olmak nasıl bir his” diye soranlara, “ayaklarım yere basmıyor” diyordu. İşte öyle birşey.
Evet, kolay değil,tabi ki de zorlukları var. Ağlıyor,uyutmuyor, zorluyor ama tek birşey söyleyebilirim ki herşeye ama herşeye değiyor...
Bu sevgi hiçbir şeye değişilmiyor.
Yorum (2)
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı